BESA Analizi | Boğaz’daki Silahlı Adam: Türkiye 2026 – Paraanaliz

BESA’nın analizine göre Türkiye, 2026’ya askeri gücünü bölgesel nüfuza dönüştürmeye çalışan ancak bunun ekonomik ve toplumsal bedelini ağır biçimde ödeyen bir ülke olarak giriyor.

“`html

Genel

BESA Raporu | Boğaz’daki Güçlü Figür: Türkiye 2026

Türkiye, 2026 yılına yaklaşırken askeri gücünü hem bölgesel hem de küresel ölçekte siyasi etkiler yaratacak şekilde kullanmaya çalışıyor; fakat bu çabasının maliyetini ekonomik durumu ve toplumsal dengeyi bozarak ödüyor. Batı, uzun yıllar “ikincil aktör” olarak gördüğü Türkiye’yi artık görmezden gelemez hale geldi. Ancak bu güç, zamanla bir avantajdan ziyade yapısal bir yük haline dönüşmüş durumda.

  • 17 Ocak 2026

BESA Raporu | Boğaz'daki Güçlü Figür: Türkiye 2026

Özet:

Türkiye, 2026 yılına yaklaşırken askeri gücünü bölgesel ve küresel ölçekte siyasi etkiler için kullanma çabasında; bunu yaparken maliyetini ekonomisi ve toplumsal dengeleri üzerinden ödüyor. Batı’nın Türkiye’yi “ikincil aktör” olarak algılaması artık mümkün değil, çünkü Türkiye göz ardı edilemeyecek bir güç konumuna geldi. Ancak bu durum, zamanla bir avantajdan çok, yapısal bir yük haline dönüşüyor.

Batı’nın “Sorunlu Ülkesi” Olmaktan Çıkış

Uzun yıllardır Türkiye, uluslararası ilişkilerde eşit bir oyuncu olarak anılmadı. Batılı liderler, Türkiye’yi genel olarak talimat vermeye ihtiyaç duyan bir “sorunlu” ülke olarak tanımladı. Avrupa’da, Türkiye’nin “yeterince demokratik” olmadığı yönünde eleştiriler dile getirilirken, ABD için Türkiye bir müttefik olmasına rağmen güvenilmez olarak değerlendiriliyordu.

Türkiye’nin Batı ile ilişkileri esasen NATO üyeliği aracılığıyla şekillendi. Coğrafi konumu – Rusya, Orta Doğu ve Balkanlar’a yakınlığı – onu NATO’nun güneydoğu kanadında vazgeçilmez bir aktör yaptı. Bu da Türkiye’ye, ittifak ruhunu her zaman desteklemeyen politikalar yürütme imkânı sundu. 1960-1997 arasındaki askeri müdahaleler, 2016 darbe girişimi sonrası olağanüstü hal uygulamaları ve 1974’ten beri süregelen Kuzey Kıbrıs askeri varlığı bu çerçevenin parçaları olarak öne çıkıyor.

Erdoğan Dönemi: Askeri Gücün Dönüşümü

Son yıllarda, Batı’daki düşmanca yaklaşım yerini artan bir kaygıya bıraktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde, Türkiye kendisini bağımsız bir güç olarak konumlandırdı ve NATO içindeki “özel statüsünün” sınırlarını zorladı.

Geçmişte “ikincil aktör” olarak kabul edilemeyecek hamleler şu an Batı başkentlerinde dikkatle, hatta endişeyle izleniyor. Bu dönüşüm, Türkiye’nin artık görmezden gelinemeyecek bir aktör olma arzusu taşıdığını gösteriyor.

Askeri Etki: Suriye, Libya ve Kafkasya

Türkiye, askeri gücünü pek çok bölgesel cephede siyasi nitelik kazanması için yoğun bir şekilde kullanmaya çabaladı:

  • Suriye: Türkiye, dolaylı bir aktör olmanın ötesine geçti; kuzeyde fiili kontrol alanları oluşturarak düzenli birlikler ve vekil unsurlar konuşlandırdı, İsrail’in askeri faaliyetlerini izlemeye başladı.
  • Libya: Askeri danışmanlar ve doğrudan müdahale ile Trablus hükümetinin varlığını sürdürmesine büyük katkı sağladı.
  • Kafkasya: Azerbaycan’a verilen askeri destek, Karabağ savaşının seyrini doğrudan etkiledi.
  • Doğu Akdeniz: Deniz yetki alanlarıyla ilgili enerji ve egemenlik meselelere donanma güçleriyle sahada etkin olmaya çalıştı. Erdoğan’ın açıklamasına göre Türkiye, bu alanda dünyanın en büyük sondaj filolarından birine sahip.
  • Afrika Boynuzu: Askeri üslerin açılması, askeri anlaşmalar ve güvenlik iş birlikleri ile varlığını genişletti; Somali’de deniz ve lojistik üs planları gündemde.

Tüm bu girişimler, Türkiye’nin bölgesel düzenin sadece bir izleyici değil, şekillendiren bir oyuncu olduğunu gösteriyor.

İsrail ile İlişkiler: Stratejik Bir Dönüşüm

Türkiye-İsrail ilişkilerinde artık sert söylemden daha fazlası, görünür bir stratejik tutum belirginleşiyor. İktidara yakın olan Yeni Şafak gazetesi, yakın zamanda İsrail’i Türkiye’nin “bir numaralı tehdidi” olarak tanımladı.

Ankara, Hamas’a duyduğu desteği yalnızca “Filistin davası” çerçevesinde değil, kurumsal bir destek olarak dillendiriyor. Aynı zamanda, Suriye’deki askeri varlığıyla Kürtler ve Dürziler üzerinde de etki kurarken, Gazze’nin güvenlik ve yönetim yapısında aktif bir rol talep ediyor.

Bu tutum, Türkiye’yi arabulucu olmaktan çok, sahadaki aktörlerden biri haline getiriyor ve İsrail ile olası askeri çatışma riskini artırıyor. Ankara’nın hedefi, İsrail’in hareket sahasını Suriye’den Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika Boynuzu’na kadar kısıtlamak.

Askeri Güç, Ekonomik Zorluklar

Analizin ana iddiası burada netleşiyor: Türkiye, askeri gücünü bir diplomatik kaldıraç olarak kullanmak yerine güvensizlik ve dini-siyasi gerilim sembolüne dönüştürmüş durumda.

Savunma sanayi için büyük yatırımlar gerekmekte. Ancak:

  • Enflasyon 2024’te %75 seviyelerine çıkmışken, 2025’te kısmen düşmesi bekleniyor. Yine de yüksek kalması öngörülüyor.
  • 2026 için çift haneli enflasyon beklentileri devam ediyor.
  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Aralık 2025’te faiz oranlarını %38 düzeyinde tutmak zorunda kaldı.
  • Yüksek faizler, kredi maliyetlerini artırarak büyümeyi, tüketimi ve istihdamı olumsuz etkiliyor.

Hükümet bu durum karşısında savunma sanayisine yönelik yıllık 80 milyar TL’lik yeni vergi ve harçlar öngören düzenlemeleri devreye almak zorunda kalmıştır. Bu durum, güvenliğin artık doğrudan bir ekonomik yük haline geldiğini gösteriyor.

Sosyal Fay Hatları Derinleşiyor

Ekonomik baskılar, Türkiye’nin kronik sosyal sorunlarını daha görünür hale getiriyor:

  • Yoksulluk oranı artmakta, temel hizmetler erişilemez hale geliyor.
  • Bölgesel eşitsizlikler – batı ile doğu arasındaki farklar – kalıcı bir hal alıyor.
  • Kadınların iş gücüne katılımı, siyasette ve güvenlikte ciddi dezavantajlarla sıkça karşılaşıyor; 2024 itibarıyla Meclis’teki kadın oranı %20’nin altında.

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, hükümete yönelik eleştirilerin merkezinde yer alıyor.

Güçlü Görünen, Ancak Kırılgan Bir Ülke

Milliyetçi söylem ve güç gösterisi, eleştirileri bastırmak için siyasi bir meşruiyet aracı haline geldi. Ancak bu strateji, güven duygusunu ve uzun vadeli istikrarı üretmiyor.

Türkiye’nin tarihi, zor baskı dönemlerinde askeri müdahalenin istisna değil sistemin bir parçası olduğunu ortaya koyuyor. İran örneğinde olduğu gibi, kitlesel toplumsal tepkilerin tamamen bastırılamayacağı gerçeği göz önünde bulundurulmalı; olası değişikliklerin “sokaktan” değil elitler üzerinden geleceği değerlendiriliyor.

Nasreddin Hoca Benzetmesi: 2026 Türkiye’si

Analiz, Nasreddin Hoca fıkrasıyla son buluyor: Hoca, pazarda silahlı ama çıplak ayakla dolaşır. “Neden ekmek yerine silah aldın?” diye sorulunca şu yanıtı verir: “Olmayan ekmeğimi çalmasınlar diye.”

BESA’ya göre Türkiye 2026’da tam olarak bu durumu yaşıyor: Devasa bir askeri yapı inşa ederken, toplum ve ekonomi içten içe eriyor. Güç, artık bir avantaj olmaktan çıkıp zorlayıcı bir yük haline geliyor.

Kaynak: Begin–Sadat Center for Strategic Studies (BESA)
Yazar: Prof. Efrat Aviv

Atilla Yeşilada ve Güldem Atabay tarafından hazırlanan özel raporlarımıza abone olmak ister misiniz? Bu raporlar kurumsal müşterilere yöneliktir ve abonelik ücretlidir. Koşulları öğrenmek için bize e-mail atın: [email protected]

“`